Sunday, February 12, 2012

ANAHTAR VE KAPI

1. Anahtar:

Kelimeler benim anahtarımdır. Doğru anahtarlarla beyninizin içinde kapılar açar, zihninizde gezer, sizi hipnotize ederim. Öyle cümleler kurarım ki en kuytu zaaflarınıza bile seslenir, egonuzla oyuncak gibi oynar, hayallerinizi değiştiririm. Hatta ne hayal kurmanız gerektiği konusunda bile söz hakkım vardır. Şimdiye kadar birçok insanın yıllarca biriktirdiği parayı boş yere harcatıp, hatta hiç yaşayamacakları idealleri uğruna birikim yapmalarına engel oldum. Kredi kartınızın limiti yeterse, size “yeni” tutkular yaratabilirim! Bununla beraber her yeniyi eskitir, peşinden koşacağınız başka bir tutku oluşturmak için kelimeler üretmeye devam ederim. Çünkü bu benim işim. Ben reklam yazarıyım. Fareli köyünüzün kavalcısıyım. Ben sizi kelimelerle büyüleyen, markalara esir eden kişiyim.
Bu tanımlar size abartılı mı geldi? Peki o zaman, size düşünmeniz için birkaç soru:
İşten güçten evlenmeye fırsat bulamamış geçkin bir bayan düşünün. Amirinin baskısı altında, stresli bir çalışma hayatı içinde, her gün kovulma korkusuyla yaşıyor. Diline bir nakarat takılmış: “Çocuk da yaparım kariyer de” diyor. Çünkü böyle düşünmeye ve hissetmeye ihtiyacı var. Soru şu: Daha pahalı olsa bile, markete gittiğinde sizce hangi markayı alır?

Size kocakarı ilaçlarına inanmayın diyen kozmetik firmaları, “tamamen doğal” kremleri aktarınızın kaç katı fiyatına satıyor?
Dürüst olun. O reklamdaki kızın saçlarına ulaşabilmek için kaç kez şampuan değiştirdiniz?

Sabahları güne “Form yiyim formda kalayım.” düşüncesiyle başlayan, akşamı kocaman bir Amerikan hamburgeriyle bitiren kişi sayısı hakkında fikriniz var mı? Benim aynı gün içinde önce form sloganını, hemen ardından doyurucu hamburger ilanını yaptığımı biliyor musunuz?

Hala abarttığımı düşünüyor musunuz?

Kırk saniyelik kısa filmler beyninizi yıkamam için yeter bana. Siz farkında bile olmazsınız. Birkaç ay sonra reklam filminin görüntülerini ve detaylarını unutabilirsiniz ama benim kelimelerim zihninizde yer eder. “Çakar çakmaz çakan çakmak”, “Bira bu kapağın altında”, “Pardon pardon burası Yapı Kredi değil mi?” gibi anahtarlar kapıyı bir kere açmıştır bile…
Doğru anahtarı oluşturmak için doğru kelime ve doğru kullanım gerekir. Mesela, rica minnetle işim olmaz benim. Size emrederim.
“Hemen ara, bu fırsatı kaçırma!”
“İç, ışığını yansıt!”
“Katıl, farklı ol!”
“Kullan, güzelleş!”
Gördüğünüz gibi size fikrinizi soran yok. Çünkü, doğru anahtarın açamayacağı kapı yok. Ben kelimelerin gücünü mesleğimden, saygınlığını edebiyattan öğrendim.

2. Kapı:

Diyelim ki elinize anahtarı aldınız sıra kapıyı açmaya geldi. Hangi anahtarın hangi kapıya uyacağını bilmeniz gerekir. Burada mesleki tespitlerimden çıkıp, edebiyata değinmek istiyorum. Gücün, saygınlığa dönüşme noktası burası. İlk bölümde bana sinirlendiyseniz bile, şimdi gevşeyip arkanıza yaslanabilirsiniz. Çünkü size doğru kelimeleri nasıl bulduğumun ve onları nasıl kullandığımın sırrını vereceğim. Hazır mısınız? İşte sırrım; okuyorum.

Bu kadar basit! İnsanları, olayları, durumları, hisleri kitap gibi okuyorum. Doğru okuyan biri için doğru yazmak, kopya çekmek kadar kolaydır. Hayatta boş bir sayfa olan hiçkimse yoktur. Ölüler dahi üzerlerinde kütüphaneler dolusu kelimelerle defnedilirler. Siz farkında olmayabilirsiniz ama, üzerinizde kelimelerden kıyafetler var. Kimi bir kitap gibi dolaşır, kimi broşür, kimi de not defteri gibi… Ancak herkesin cümleleri üzerinden akar, evrene ve boşluğa karışır, orada arşivlenir. Bana ise sadece okumak kalır.

O yüzden size tavsiyem; okuyabildiğiniz kadar çok insan, durum, olay okuyun. Tek kalıp yaşayıp, tek kalıp düşünen, tek kalıp insanlarla iletişime geçen biri misiniz? O zaman bence en fazla bir tane güzel kitap çıkarırsınız, diğer yazdıklarınızsa onun bir benzeri olmaktan öteye gidemez.

Şunu unutmayın. Hayatta milyonlarca insan var.
“Bence böyle bir insan yoktur.” demek, ben öyle insanlarla tanışmadım demektir.
“Bence liseli bir kız, aşk karşısında böyle bir cümle kuramaz!” demek, aşkı bu yaşımda hala algılayamadım demektir.
Hele hele “Bir insan böyle ölemez.” diyorsanız, Taksim karakolunda polislere gelen ihbarları dinlemek için bir geceyi onlarla geçirmeniz yeterlidir.

Kısacası, kelime peşinde mi koşuyorsunuz? En uygun cümle nereden çıkar diye mi bakıyorsunuz? Kaleminiz tutukluk mu yapıyor? Kopya çekin. İnsanların üzerine ceket, etek pantolon gibi giyindikleri o kadar çok kelime, uğruna savaştıkları o kadar çok cümle var ki! Silginin varlığından habersiz, sayfalarca kurşun kalem iziyle dolaşıyor herkes. Siz yeter ki, bu kişi benim dünyama ait değil, diyerek kimseye yüz çevirmeyin. Kimseyi dışlamadan, hayatlarına bir bakış atın. Farklı biri karşınıza çıktığında, yazmaya değer birinin varlığı karşısında sevinin. O kişiye değil, metinlerinize ahlaki yapınızı aksettirin. Yoksa kendi hikayenizden başkasını yazamaz, kendi kelimelerinizin dışına çıkamazsınız.

3. Hoş geldin ya da güle güle!

Empati. İşte ben böyle kelime devşirip, sergiliyorum. Çevredeki cümleleri çalıp, kendi çerçeveme oturtup, okuyucuya yansıtıyorum. Bu arada kendi üzerime sürekli yeni kelimeler giyinmeyi de ihmal etmiyorum. Ama şunu unutmayın, benim üzerimdeki cümleleri doğru(!) okuyamazsanız, kendi cümlelerinizle yine başbaşa kalırsınız.

2 comments:

Yusuf Aygün said...

süper bir yazı.. çok etkileyici yazmışsınız..elinize sağlık..

Hatice Üzgül said...

Teşekkürler:)) Beğenmenize sevindim.